Medical Palace Kayseri Özel Hastane
telefon

HIZLI MENU

SİZİN İÇİN

KABLOLU ŞARJ’DAN KABLOSUZ ŞARJ’A, ANNE TEKNOLOJİSİ

KABLOLU ŞARJ’DAN KABLOSUZ ŞARJ’A, ANNE TEKNOLOJİSİ

Anne vücudu kendine tutunacak o kutsal meyvenin varlığına hazırlanıyor. Annelik hormonları rahmi çapalayıp kabartıyor, kalınlaştırılıp kanlandırıyor, ceninin büyüyüp şekilleneceği misafir edilip ağırlanacağı ilk yuvası hazırlanıyor. O davet edilen misafir, hücre yığını şeklinde yuvarlanarak anne rahmine tutunacağı o sıcacık yuvasını seçiyor. Özelleşmiş hücreler, artık cenini oluşturmak üzere yan yana dizilerek iç, orta ve dış tabakalar şeklinde hizaya geçiyor. Kök hücre olgunluğundaki bu can tabakaları, aldıkları karşı konulmaz emirle birlikte yürümeye başlıyorlar, hedeflerindeki organa dönüşerek kendilerine verilen görevi melek edası ile tamamlıyorlar.

Artık en büyük sanat eseri; şekillenmekte, gizli bir el tarafından modellenmektedir.

Evet, annelerimizin rahmine düştüğümüzde çok kanlı bir ortamda sadece bir kan pıhtısıyız. Kan pıhtısı günler içerisinde anneye göbek kordonu ile bağlanmakta ve birey olarak bulunduğu boşlukta şekillenmektedir. Her şeyin normal olması… Normal sınırlar içerisinde kalması… Cennet meyvesinin, Cennetin ayakları altında olduğu o kutsal varlığın, annelerimizin rahminde cenin olmak… Mimarinin en ihtişamlısı, en güzeli, en tatlısı, en çok bekleneni, en değişkeni… Hamilenin anne, kocanın baba, babaların dede, annelerin anneanne, ağabeylerin dayı amca, ablaların teyze hala olduğu, rütbe ve makamların dağıtıldığı, rahmet deryasından ikram edilen aile saadeti artık başlamaktadır.

Yaratıcı; o hakkı ödenmez annelerimizin rahminde bizi şekillendirip, terbiye etmekte, ilahi bir atmosferde elimiz, ayağımız, gözümüz kulağımız, her şeyimiz ve de kalbimiz… Oluşturulmakta ve şarj edilmektedir. Doğru olmalı şarj edilmektedir. Yaratılan ve konulması yerlere o kadar güzelce yerleştirilen organlarımız şekillendirilirken, kalbimiz şarj edilmekte geleceğe hazırlanmaktadır. Diyelim ki kalbimiz atmaya başladığı andan itibaren göbek kordonu vasıtasıyla şarj edilmekte, duracağı ana kadar gerekli enerjiyi depolamaktadır. Anneye göbekten bağlı bebek beslenirken ona ait olan kalbin elektriksel ağları kurulurken kalp pili şarj edilmektedir. O zaman göbek kordonu şarj kablosu, annelerimizde bizleri şarj eden muhteşem bir varlık. İlk, yürüyen, gezen, koşan, yaşayan ve yaşatan, şarj yapan muhteşem varlıklar, anneler…

Anlaşılacağı gibi uyuyan ve gelişerek dünyaya gelmeyi heyecanla bekleyen bebek, kavramakta zorlandığımız şekilde elektriksel olarak şarj edilmektedir. Anne rahminde sevimli canlı şekillenirken kalp şekillenirken pili sessizce şarj edilmektedir. İlahi mucize; dünyada en eski ve ilk kez kullanıldığı gibi hala kullanımda olan, eskimeyen, değişmeyen bizleri karnında taşıyan, doğuran, yediren, içiren, giydiren, koruyup kollayan, temizleyen, nihayetinde annelerimiz vasıtasıyla bize bir ömür çizmektedir. Hayat enerjimizi sunan kalplerin pili işte bu şekilde şarj edilmektedir. Şarj edilen bu pil ne kadar ömür verildiyse aktif kalmakta ve kalbin özelleşmiş kaslarına biyolojik elektrik vererek hükmetmektedir. Ne ilginç tir ki kalp üzerinde kalbin kasılmasından tamamen bağımsız olan bu hücreler kendi kendilerine, elektrik üreterek kalbin düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamaktadır.

Yazımı atalarımızdan gelen özdeyişlerle somutlaştırıp, kuvvetlendirerek bitirmek istiyorum. ‘’Baba ocağı’’ yurdumuzdur, korur, ‘’ana kucağı’’, sevgidir, şefkattir güven verir. Ana kucağı, o tatlı sıcacık, merhamet yüklü elektromanyetik alanda, bebek sevilirken, sevinirken kalbin pili kablosuz olarak şarj edilir. Kucağa alınan bebek huzur veren sıcaklıktan yumuşar, gevşer, özüne intikal etmiştir, pamuk gibi olur, gözleri mahmurlaşır ve derinliklere dalar. Annesinin kalbindeki ona ait olan köşeyi bulur, bebeğin kalbinin pili temasla kablosuz şarj edilir. Ne güzeldir o ana aguşu, yoktur onun gibi sığınılacak yer…

Yine Atalarımız ne güzel söylemişler. ‘’Babanın bedduası’’, ‘’Annenin hayır duası’’… Çok uzaklarda olsa bile şirin bebek artık büyümüş kendi başına kaderinin peşinde koştururken, bazen şarj edilmesi gerekir. Annelerimiz yine devreye girerler o masum çehreleriyle. Bazen bakışlarındaki boşlukta, bazen de durgunlaşan hislerinde o masum bebeğini soluklar, uzaklara dalarak bakar, yavrusunu koklar. En samimi duygularıyla bir tanesi için atmosfere öyle bir enerji yükler ki bu salınan enerji bebeğini arar bulur, bebeğinin kalbindeki pilin enerjisi azalırken şarj eder, can suyu olur, ilahi gücü iliklerine kadar hissettirir. Arada hiçbir bağlantı yokken tamamiyle kablosuz olarak samimi yakarışlarla şarj edilir.

Sonuçta ne oluyor? Başlangıç, başlıyor. Doğumda derin bir nefesle, Yaradan kalbimize, son rötuşunu atarak, hayat iksiri oksijenle mühür vurmakta ve ağlayarak hayat yolculuğumuzun başlangıcı başlamaktadır. Kutlu olsun…
https://www.haber50.com/kablolu-sarjdan-kablosuz-sarja-anne-teknolojisi-makale,119.html

DEVAMI

Anne Rahminde Sağ Kalbin Esrarengiz Trafiği

Anne Rahminde Sağ Kalbin Esrarengiz Trafiği

Hareketlerimizi kontrol eden özellikle duyusal ve motor merkezi içerisinde bulunduran beyin yarımküremize baskın adını vermekteyiz. Baskın olan bu yarımküre bizim ömür boyu hayat yolculuğumuzda yaptıklarımız ve yapamadıklarımız konusunda belirleyicidir. Hangi elimizi kullanacağımız beynimizin her iki yarımküresi arasındaki yapısal, duyusal ve fonksiyonel farklılıklarını ortaya çıkartır. El tercihi derken herhangi bir şeyi tutmak veya kavramak için sağ ya da sol elin tercih edilmesi kastedilmektedir. Kalem tutmak, yazı yazmak, çatal bıçak tutmak gibi çeşitli günlük faaliyetlerde kullanmayı tercih ettiğimiz elimiz aslında baskın olan beyin yarımküremizi işaret etmektedir. İnsanların %95’inde sol beyin yarımküresi daha baskın olup sağ ellerini kullanırken, %5 kadarında sağ beyin yarımküresi daha baskın olup sol ellerini kullanmaktadırlar.

Nerede ise bütün dünyada trafik sağdan akmaktadır. Yolun sağ tarafından sağdan gidilmekte, gelenler bize göre soldan gelmektedir. Yaya yürüyüşleri de yine aynı şekilde sağdan gidiniz şeklindedir. İngiltere’de trafik soldan akmakta bu durum eski kültürel ve savunmaya dayalı yaklaşımlarla açıklansa bile seçilen taraf insan hayatına sadece yön vermekle kalmamakta onu toplumsal alanda belirleyici özelliklerle donatmaktadır. İki kişi karşılaştığı zaman sağ ellerini kaldırarak selamlaştığı gibi bütün dünya orduları sağ elleri ile selamlaşmaktadır. Asker selamı; elimde sana zarar verecek herhangi bir şey yok, sana zarar vermem diye ifade edilse bile sağ elin toplumsal yaşantımızda sık kullanıldığını gösteren sembolik faktördür.

El tercihi yapmakla ilgili çok değişik teoriler mevcuttur. Bu teoriler genetik ve bebek pozisyonu üzerine yapılan çalışmalarla ilgilidir. Bu teorilerin ikisi üzerinde durmak istiyorum. Genetik kaynağa dayandırılan sağa kayma teorisi bunlardan biridir. Sağa kayma geni bulunan insanlarda sol beyin yarımküresinin baskın olduğunu, bu kişilerin sağ ellerini kullandıklarını, sağa kayma geni bulunmayan bireylerde ise sağ beyin yarımküresinin baskın olduğunu ve sol ellerini kullandıklarını bildirmektedir. Genetik teorileri destekleyen çalışmalar vardır. Örnek verilirse siyahlarda beyazlara göre sol elini kullanma oranı daha yüksektir. Tek yumurta ikizlerinde, çift yumurta ikizlerine göre solaklık oranı daha fazla olarak saptanmıştır. Diğer bir teori ise bebeğin anne rahmindeki pozisyonuna bağlı sol beyin yarımküresinin daha çok geliştiği üzerine kurgulanmıştır. Bebek anne karnında yer değiştirerek doğuma yakın normal doğum pozisyonuna gelir. Bu normal duruş baş aşağıda, sırt solda ve sağ kulak ön taraftadır. Bu teoriye göre bu pozisyonda sağ yüz bölgesine bası oluşarak sağ kulak ileti hızının arttığı, sol beyin yarımküresine daha çok sinirsel iletinin gittiği, sol beyin yarım küresinin sağa göre daha çok geliştiği savunulmaktadır. Bu teoriyi sağlıklı bireylerde yapılan tomografik çalışmalar destekler niteliktedir. Sağ elini kullananlarda sağ yüz bölgesi, sol elini kullananlarda ise sol yüz bölgesinin daha dar olduğu saptanmıştır.

Bu yazıda vurgulamak istediğim kalbin el tercihinde bir rolünün var olabileceğidir. Anne karnında hakim olan sağ kalbin faaliyetlerinin sol beyin yarımküresinin daha çok gelişmesinde bir katkısı olabilir mi? Kalbin gerçekten serebral lateralizasyon (el tercihi) oluşmasında bir rolü var mı? Bu sorulara kaynak olabilecek bilgileri sıralamak gerekirse:

  1. Anne karnında bebeğin var olduğu yer kapalı su altı sistemli bir yaşam ünitesidir. Anneye tamamen bağımlı bebeğin yaşaması için, anneden besinlerin en güzelleri ve oksijen alınırken, artıklar anne vasıtası ile dışarı atılmaktadır.

  2. Anne ile bebek plasenta (eşe) denilen damar yumağı ile birbirlerine candan bağlıdırlar. Plasentanın içerisindeki damar ağları toplanıp birleşerek kordona dönüşür ve bebeği anneye göbeğinden bağlar. Göbek kordonu içerisinde anneden gelen temiz ve besinden zengin kanı taşıyan damarlar bebeğin sağ kalbine ulaşırlar. Burada kulakçıklar arasındaki delikten kanın bir kısmı sol kulakçığa geçer. Bir kısmı ise sağ kulakçıktan gelen kanla birlikte sağ karıncığa ulaşır. Sağ karıncık gelen kanı, akciğer tamamen kapalı olduğu için akciğer damarı ile göğüs atardamarı arasındaki delikten bebek vücudunun alt kısmına pompalar.

  3. Bu delikler bebek kalp ve dolaşım sisteminde iki adet sigorta sistemi varlığını gösterir. Bunlardan biri kalbimizin içerisinde sağ kulakçıkla sol kulakçık arasında, diğeri ise akciğer atardamarı ile göğüs atardamarı arasındadır. İlk sigorta sol kalbe gerekli olan kan kaynağını sağlar ve oksijen olarak daha yoğundur. İkinci sigorta ise daha çok sağ kalp tarafından gönderilen kanın bebek vücudunun alt kısmının beslenmesinde rol alır. İkinci sigorta sistemi vasıtasıyla sağ kalpten gelen kanın büyük kısmı bebek vücudunun alt kısmına gönderilirken oluşan damar içi basınç sol kalpten atılan kanın daha çok beyne gitmesine yol açan bir direnç oluşturmaktadır. Nihayetinde bu sigorta sistemlerinde kan akımı hep sağdan sola doğrudur. Doğumdan itibaren bu iki sigorta sistemine ihtiyaç kalmaz, her ikisi de kapanarak kirli ve temiz kan karışımı tamamen yok olur.

  4. Anne karnındaki yaşantımızda akciğerlerimiz kapalıdır. Yani anne karnında yaşadığımız dönemde küçük dolaşım sistemi yoktur. Akciğerler sıkılı bir sünger gibi büzüşmüştür ve içerisinden kan geçişi yoktur. Bu nedenle sağ kalp kendine gelen kanı akciğer atardamarı vasıtasıyla doğumdan sonra kapanacak olan ikinci açıklıktan göğüs atardamarına atmaktadır.

  5. Bebekte sağ kalp yetişkinlere göre, sol kalp kadar iyi gelişmiş kas kitlesine sahiptir. Her ikisinin duvar kalınlıkları eşittir. İş yükü olarak sağ kalp bebekte sol kalpten daha fazla çalışır. Hem plasentadan ve hem de bebekten gelen kanın bir kısmını sol kalp tarafına bir kısmını göğüs atardamarına atar. Anne karnında sol kalp bir nevi koruma altına alınmakta nerede ise sadece beynin beslenmesi için görevlendirilmekte, doğum sonrası için hazırlanmakta ve gerçek performansla çalışmak için anne rahminden ayrılmak zorunda kalınacağı günü beklemektedir.

  6. Sağ kalp gelen oksijenli ve besin yüklü kanın sola geçmesini sağlar. Yani sol kalp tarafından atılan kan sağ kalp tarafından sağlanmaktadır. Kısaca sağ kalp anne rahmindeki bebeğin kan dolaşımında ana nirengi noktasını oluşturur ve bebekte dolaşan tüm kan mutlaka sağ kalp tarafına uğramak zorundadır. Sol kalp ise sağ kalpten gelen kısmi miktardaki kanı pompalar.

  7. Annenin kanı bebeğin kanı ile asla karışmaz. Besinler ve oksijen bebeğe plasentadan çok olan taraftan az olan tarafa yayılma yolu ile geçer. Bebek tarafına geçen bu besleyici maddeler ve oksijen vücudun sağından yol alarak sağ kalbe gelmektedir. Yani temiz kan bebeğin hep sağından kalbe ulaşmaktadır.

Yukarıdaki bilgilerden anlaşılıyor ki anne karnında en etkin kalp bölümü sağ kalptir. Sağ kalp anneden gelen kanın bebeğin ilgili organlarına taksiminde can verici rol almaktadır. Sol kalp; anne rahmindeki bebekte sağ kalbe bağımlı olarak çalışmakta doğum sonrası için ilk nefesle birlikte gelecek müjdeli kavuşmanın heyecanına hazırlanmaktadır. Sol kalp bir nevi yedekte çalışırken asıl amacı beyni beslemek üzere kurgulanmış düzenekte çalışır. Sağ kalp bebeklik döneminde akciğere karşı çalışmadığından daha çok bebek vücudunun alt kısmının beslenmesinde rol alır.

Anne karnında sağ tarafının kendine özgü sol kalp tarafına göre faaliyet üstünlüğü vardır. Organlarımız vücudumuza yerleştirilirken gerekli olan yerlere konulurlar. Otomatik olarak anatomik lateralizasyon vardır. Örneğin kalbimiz ve dalağımız soldadır. Karaciğerimiz ise sağdadır. Bu böyle olmalıdır ve böyle olur. Ancak bizi biz yapan karakterimizi yansıtacak ve baskın beyin yarımküresini gösterecek olan el tercihi zamanla ortaya çıkar.

Evet, doğrudur istemli hareketlerimizi denetleyen beyin bölgesini, duyusal ve motor konuşma alanlarını içeren beyin yarımküremiz diğer beyin yarımküresine göre daha baskındır. Bu beyin yarımküresi %95 civarında sol beyin yarımküresi olup genellikle insanlar sağ ellerini tercih etmektedirler. İşte bu yazıda yukarıda belirtilen gerekçelerle sağ kalbin anne karnında iken baskın ve seçilmiş olduğu, doğum sonrası faal tarafın baskınlığına devam etmesi yönünde hareketle sol beyin yarımküresinin gelişmesine daha öncelik verildiği vurgulanmak istenmiştir.
https://www.haber50.com/anne-rahminde-sag-kalbin-esrarengiz-trafigi-makale,115.html

DEVAMI

ORKESTRANIN İLK SESLERİ

 Bu yazımızda biraz sayılarla uğraşıp zihnimizi matematikle zorlamak istiyorum. Çok sıkıcı olacağını düşünmekle birlikte, lütfen kalem ile not ederek okumaya çalışınız. Yaratılış mucizesini anlamak açısından bilimsel verilere sadık kalarak, farklı bir pencereden farkındalık oluşturmak istiyorum. 

   Annelerimizin rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren kalbimiz, 22. günde atmaya başlar. Bu atım sayıları doğuma kadar dakikada ortalama 110-160 civarındadır. Dakikada 140 kere atan bir kalp; Bir saatte yaklaşık 8 BİN, Günde 200 BİN, ayda 6 MİLYON,  nihayetinde kalbimiz ilk çalıştığı andan itibaren doğuma kadar olan 240 GÜNLÜK sürede, yaklaşık 50 MİLYON kez atar. Normal yetişkine göre iki kat olan bu hız gereklidir. Kalp bu atımlarla organlarımızın oluşması ve şekillenmesindeki faaliyetlerde çok etkin rol alır. Dokuz ay boyunca kalbimiz yaklaşık 50 MİLYON kere atarak vücudumuzu annemizden aldığımız oksijen ve özümsenmiş besinlerle besler ve doyurur. Hayatın ayak seslerine işaret eden kalp sesleri, derinlerden ancak gebeliğin 40. Günlerinde duyulur. Bu dönemde kalp vücudun en büyük organı olmak yanında, orkestra şefi gibi çalışarak yaratılış mucizesinin ritmini büyük bir ustalıkla icra eder.  

   Taşıdığı yük üzerinden değerlendirme yapılırsa; kalbimiz nerede ise ilk atmaya başladığı zaman 1 damladan çok, çok daha az bir kanla vücudumuzu beslemeye başlar. 12. Haftada ki anne karnındaki bebeğin sol ventrikülünden bir atımda atılan kan miktarı sadece, evet sadece 0.02 MİLİLİTRE’DİR. Bu bizim ölçü standartlarımıza göre nerede ise yok hükmündedir. Ancak bu miktar, nerede ise birkaç damla büyüklüğündeki bir embriyo için müthiş bir rakamdır. Mikron ( milimetrenin 1000’de biri) çaplarında bir faaliyet! Evet, biz buna sadece yaratılış mucizesi diyebiliyoruz.

   Dakikada kalbi 140 kere atan bebeğin yaklaşık bir dakikada 2.8 MİLİLİTRE, yani bir çay kaşığından biraz fazla kanı, ileri doğru attığına şahit olmaktayız. Bir saatte 168 MİLİLİTRE, bir günde 4 LİTRE kanı pompalamaktadır. Bu yetişkin bir insanın 1 dakikada attığı kan miktarından daha azdır. Yani anne karnında 12 haftalık bebeğin yaşamsal kan döngüsünün bir günü, yetişkin insanın sadece 1 dakikasına eşit sayılabilir. Demek ki anne karnındaki ömür süreci daha farklı ölçülerdedir. Belki doğmuş bebek; başka bir dünyada olgunlaşmış bir meyveyi ifade etmektedir... Onun dokuz aylık anne karnında geçen süresi yetişkinler için sadece BİR GÜNLÜK zaman dilimidir, bilinmez… Kavranmaz… Anlaşılmaz. Akıl sır ermez!

   Bu arada bebek gelişiminin kalp debisi ile bağlantısını vurgulamak açısından, 34 haftalık bir bebeğin sol ventrikülü, tek seferde ortalama 2 MİLİLİTRE, dakikada 280 MİLİLİTRE, bir saatte 17 LİTRE, bir günde 400 LİTRE kanı pompalamaktadır. Artık doğma noktasına gelmiş bir bebek için rakamlar dünyada yaşamak için bağdaşılabilir hale gelmiştir. İlk zamanlara göre 1 dakikada attığı kanı tek seferde atabilecek güç, genişlik ve esnekliğe kalp kavuşmuştur. Doğum müjdesi yakınlaşmakta bebek artık adaptasyonunu tamamlamış, ebeveynlerinin kucağına ulaşma ve yüzlerini görme heyecanı ile bekleyişi beklemektedir.

   Anne karnında kalbimizin büyüklüğü haftalık değişimlerle takip edilmektedir. En büyük organda kalptir. Bebeğin var olması için bütün vücut yoğun bir şekilde çalışmakta ve her an her saniye geleceğe yönelik atılan adımlar, bir öncekine göre devleşmektedir. Yani otomatiğe bağlanmış bebek gelişmesi, saniyesi saniyesine eşit olmamakta, her yeni saniye; Yaratıcının muhteşem dokunuşları ve lütufkâr okşayışları hissedilerek geçmekte, iklim; cennetten gelen esintilerle aile ortamına saadetler sunmaktadır.

   Doğumdan sonra kalp hızı her yıl giderek düşer ve yetişkin insanda, 20 yaşlarında dakikada ortalama 80 kere atmaya devam eder. Bu bağlamda kalp bir dakikada ortalama 80 civarında çarparsa; bir saatte yaklaşık 5 BİN, günde 110 BİN, ayda 3 MİLYON, yılda 35 MİLYON, 70 yaşına gelmiş bir kişinin kalbi 2,5 MİLYAR kez çarpmakta ve kişinin canını vücudun en ücra noktalarına taşımaktadır. Hayatın iksirini her bir noktamıza taşıyarak varlığımızın mükemmel gücünü sağlamaktadır.

   Kalp yetişkin bir insanda her bir çarpmada ortalama 75 mL (5 çorba kaşığı) kanı ileri doğru atmaktadır. Dakikada yaklaşık / ortalama 6 LİTRE, saatte 360 LİTRE, Günde 9 TON, ayda 250 TON, yılda 3 BİN TON, 70 yaşına gelmiş birinde 210 BİN TON kanı kalp pompalamıştır. Bunun anlamı kalbimiz müthiş madencilik faaliyeti yaparak akciğerimizin kılcal damarlarında dolaşan tertemiz pırıl pırıl kanımıza sondaj yapmakta, odacıklarında dolaştırarak, sakladığı canımızı bu eşsiz karışımla harmanlamakta ve sonsuz diyebileceğimiz ucu bucağı olmayan büyük bir alana, vücudumuza taşımaktadır. Müthiş bir performansla görevini yapan kalbimizin bizi hayata bağlayan muhteşem serüven ve görevi, artık bütün ihtişamı ile kendisini göstermekte, hayata tutunmanın sorumluluğunu bütün organlarımıza iletmekte ve orkestra şefinin vuruşları ile sesler ahenkle duyulmaktadır.   
https://www.haber50.com/orkestranin-ilk-sesleri-makale,107.html

DEVAMI

Kuru İğne

KURU İĞNE TEDAVİSİ NEDİR?

Kuru İğne Tedavisi (intramusculer stimulation) halen Kanada’da yaşayan Dr. Gunn tarafından geliştirilmiş olan ameliyatsız ilaçsız bir ağrı tedavisi yöntemi olup ağrılı kas spazmları tedavisi için uygulanır.
Kuru iğne tedavisi (ims) yönteminde kullanılan iğneler çeşitli uzunluklarda,ilaçsız kuru iğnelerdir.
Farklı uzunluklardaki çok ince iğnelerin spazm olan kaslara batırılarak spazmın çözülmesi kuru iğne tedavisi yönteminin esasını oluşturur.
 
Bu tedavi yöntemi kuru iğneleme, intramuskuler stimülasyon (ims) olarak da bilinir. Kronik kas iskelet sistemi bozuklukları ve bu bozukluklara bağlı ağrıların tedavisinde kuru iğne tedavisi etkilidir.
NASIL YAPILIR?
Tedavide kasılmış ve kısalmış kasa bir iğne batırılarak bu spazm çözülmeye çalışılır. Bir kasta çoğu zaman çok sayıda ağrılı kasılmış ve kısalmış kas demetleri olduğundan çoğu kez, çok sayıda iğneleme yapmak gerekebilir. Tekrarlayan veya kronikleşmiş ağrıda spazmla birlikte fibroz doku gelişimi de varsa iğne sayısının ve iğneleme sıklığının arttırılması gerekir.
AKUPUNKTURDAN FARKI NEDİR?
Kuru-igne-tedavisi-1Kuru İğne Tedavisi uygulaması sırasında kullanılan iğneler nedeniyle yöntem Akapunktur tedavi yöntemine benzetilse de kuru iğne tedavisi uygulamanın esası açısından akupunkturdan farklıdır.
İMS ya da kuru iğne tedavisi bir akupunktur yöntemi değildir. Kuru iğneleme ile akupunktur tedavisinin tek benzerliği her iki metodda da iğne kullanılmasıdır,farkı ise; akupunkturda iğnelerin belli noktalara batırılarak 20 dakika beklenmesine karşın kuru iğne tedavisinde iğne spazm olan ve olması ihtimali olan kaslara yapılır ve hemen çıkarılır,etkisini hemen gösterir.İMS (kuru iğne)yönteminde; iğne nöroanatomik yapıya göre çeşitli doku derinliklerine yapılır.
Kuru iğneleme sırasında kullanılan iğneler, herhangi bir ilaç veya solüsyon içermez,bu nedenle tedavi yöntemi kuru iğne tedavisi olarak adlandırılmaktadır. Tedavide ilaç kullanılmadığından alerjik reaksiyonlar, ilaç etkileşimleri ve ilaç kaynaklı yan etkileri görülmez.
Bu yöntem kas romatizması da denilen Miyofasyal Ağrı Sendromu (miyofasial ağrı) ‘nda uygulanır. Kas romatizması, iskelet kasları olarak bilinen tüm çizgili kaslarda görülebilir. Yani vücudun hareketini sağlayan, eklemleri çalıştıran, tüm fiziki faaliyetlerimizde rol alan kaslardır.
Kuru iğne tedavisi kas spazmına bağlı ağrıları tedavi etmede etkili bir tedavi yöntemidir.Kas spazmı bel-boyun, sırt ağrılarının en önemli nedenidir. Spazm omurlar arasında bulunan disklere baskı yaparak fıtık oluşumuna, kireçlenme ve ağrılı bir omurgaya yol açarlar. Damarları sıkıştırarak kollar ve bacaklarda soğukluk, uyuşma, üşüme, ödeme neden olur.
Kuru İğne Tedavisi tek başına veya diğer tedavilerle kombine edilerek uygulanabilmektedir.Kuru iğne tedavisi, hastanın muayenesi yapılıp, tomografi,MR vb incelenip,tanısı konduktan sonra, belli seanslar halinde planlanır.
 
 
KURU İĞNE (İMS) HANGİ HASTALIKLARIN TEDAVİSİNDE UYGULANMAKTADIR?
Kuru iğneleme tekniği hangi ağrılar için faydalı olur?
 
Baş ağrıları
Boyun ağrısı
Sırt ağrıları
Donuk omuz (omuzun hareket kısıtlılığı) ve diğer omuz ağrıları
Bel ağrısı
Tenisçi dirseği ve golfçü dirseği
Ağrılı kas spazmları
Repetitif strain injurileri (Bilgisayar kullanımına bağlı ağrılar)
Duruş bozukluğuna bağlı ağrılar
Fibromiyaljide kısmen etkilidir
Miyofasiyal ağrı sendromu
Adduktor tendinit (Kasık çekmesi)
Tendinit (el, dirsek, omuz, topuk, kasık)
Diz ağrısı (Kondromalazi patella)
Kalça ağrıları (Adduktor spazm, kapsülit)
Topuk ağrıları
Siyataljiler
Spor yaralanmaları ve rehabilitasyonu
Çene eklemi ağrısı
Whiplash yaralanmaları (Travma sonrası omurga ağrıları)
Disk hastalıkları (bel, boyun, sırt)
Özetleyecek olursak; Ağrılar genelde vücudun baş, ense, kol, omuz, sırt, bel, kalça, bacak gibi bölgelerinde görülüyor. Nedeni incelendiğinde o bölgedeki kasların kısalmış olduğunu görülür. Bu yüzden o kasın yönettiği eklemde şekil bozuklukları meydana geliyor. Eklem gerilmiş, sinire baskı yapmaya başlamış, dolayısıyla ağrı başlamıştır. Kuru iğne tedavisinde, ağrıya neden olan kısalmış kasa çok ince bir iğne ile giriliyor, kas uyarılıyor. Böylece sadece ağrı giderilmiyor, ağrıya neden olan temel bozukluk da tedavi oluyor. Düzenli uygulama sonrası sürekli ağrılarla yaşayan kişi, adeta hayata yeniden dönüyor. Çene veya baş ağrısı çeken hastalara bile kuru iğne tedavisi uygulanabiliyor, çünkü vücutta herhangi bir metal ya da iğne bırakılmaz. En önemlisi de ilaç kullanılmaması.Kuru iğne tedavisi ileri yaşlarda daha hızlı sonuç veriyor.

DEVAMI

Yönetim Kurulu Başkanımız

baskan
Op. Dr. Ayhan GÜLTEKİN
Yönetim Kurulu Başkanı

DOKTORLARIMIZ

Etkinlik Takvimi